Şu kravat kalsın, ben fotoğraf makinesini alayım

Bankacıyken kravatı atmış, primleri gözden çıkarmış, fotoğraf makinesini kapıp sokak sokak hatta şehir şehir, ülke ülke gezmeye başlayan Mert Bayrakçı yeni işini anlattı…

“Sevdiğim işi yapıyorum” cümlesi bana kalırsa epey ağır bir cümle. Her şeyden önce söylemesi kolay ama yapması çok çok zor. Bedelleri olan ve bu bedellerini ödemeye hazır olmanız gereken bir hadisenin sonunda söylenebiliyor.
Zaten sırf bu meşakkatli yollarından dolayı duyulunca pek çoğumuz küçümser. Halbuki aslında bu küçümsemede içten içe bir imrenme vardır, korkaklık vardır; cesaret edememenin ya da denememenin getirdiği… Çünkü önce neyi sevdiğini bilmen gerekiyor. Sonra onun için kendini geliştirmen belki de kendine yatırım yapman gerekiyor, sabretmen gerekiyor ve vazgeçmemen gerekiyor… Oysa diğer yanda steril ve stabil, sürprizsiz bir hayat varken ne gerek var?

Tam olarak bütün bunları aşama aşama yaşamış biriyle konuştuk bu ay. Mert Bayrakçı

Kendisini tanıdığımda Garanti Bankası’nda çalışıyordu. Tam bir beyaz yakalıydı. Düzenli bir iş, düzenli bir gelir… Aradan birkaç yıl geçtiğinde yeniden bir araya geldik. Bu defa karşımda bir fotoğrafçı olarak duruyordu. Bu ayki Kalben yazımızdaki fotoğraflarda da payı olan Mert Bayrakçı ile hayatındaki bu büyük değişikliği konuştuk…

Fotoğraf çekmeye ilk ne zaman başladın?

İlk okulda yıl sonlarında herkes sınıfın ortasında bir şiir okur, şarkı söyler ya da başka bir şey yapardı. Ben de onların fotoğraflarını çekerdim. Kırmızı bir Kodak makinemiz vardı, onunla herkesi ben çekerdim. Sonra liseye kadar çok uğraşmadım. Üniversitede fotoğraflara bakmaya başladım, photoshop’la uğraşmaya başladım. Ve fotoğraf çekmek de bunlardan sonra geldi.  Baya baya kompakt bir makine ile başladım. Ama pek çekmedim. Çekiyorum ama “olmuyor, sokakta yapamayacağım, ben bu işi beceremiyorum” diye düşünüyordum.

O halde bu üstündeki güvensizliği, çekingenliği ilk ne zaman attın?

2014’te gerçekten fotoğraf çektiğimi hissetmeye başladım. Hatta hiç unutmuyorum; Haydarpaşa’da iskeledeydim. Ve “tamam, ben bu işin artık daha da üstüne gideceğim” dedim. Çünkü ilk o zaman kafamda kurguladığımı, görmek ve yansıtmak istediğimi sonunda yakalayabildiğimi hissettim. Zihinde tasarlarsın önce, “ben bu fotoğrafı çekerim” deyip yansıtabilmen lazım. Ben de bunu ilk o zaman yapabildim. Ve o gün artık eve dönerken kendimi çok mutlu hissettim.

Fotoğraf çekmek güzel ama bunu profesyonel hale getirmek apayrı bir şey. Risksiz ve düzenli hayatını bu uğraş için bırakmaya nasıl karar verdin?

Aslında hep hayalimde vardı. “Ben buraya ait değilim” demeye başlamıştım. Şu yaşadığımız hayatın doğrularıyla bendeki doğrular değişmeye başladı ve mutsuzluk geldi. Mutsuzluğu kapatabilecek en güzel şey de benim için fotoğraf oldu. Sabaha kadar çektiğim fotoğraflara bakıyorum, photoshop’ta uğraşıyorum, hatta sabahın köründe yine fotoğraf çekmeye çıkıyordum. Ve sonra şunu fark ettim: Ben kendimi kandırıyordum, herkes herkesi kandırıyordu. O düzenin içinde kendimi göremedim ve ayrılmaya karar verdim. Ama tabii az bir zaman almadı. Zihinde koparttığın zaman, gerçek hayatta da onun gelmesi çok zaman almasa da bir hazırlanma süreci oluyor. Sonuçta hayatın gerçekleri de var; maaş, kira, faturalar vs.

Ve sonra da ödüller geliyor… Mert Bayrakçı Instagram’da hatırı sayılır bir takipçi sayısına sahip. Sosyal medyada paylaştığı fotoğraflarla bol bol beğeni alsa da bir de yarışmalarda kendini denemeye başlıyor. One Istanbul ve Istanbul Now yarışmalarında dereceye giriyor.

Yarışmalar da bir dönem çektiğin fotoğraflar da İstanbul üzerineydi… Şimdi neleri fotoğraflamak istiyorsun?

İstanbul’u tanıtabilecek bir şeyler dışında insanların gerçekten uyanışını sağlayabilecek böyle bir hayatın da olduğunu göstermek istiyorum. Çünkü yaşadığımız bu illüzyon dünyada herkes kendi yarattığı cehennemini yaşıyor. Ve bunu tamamen kendileri yaratıyorlar. Bunu bir şekilde fotoğrafla göstermek istiyorum. Ve yaşadığımız anın tadını çıkarabilmeyi göstermek istiyorum. Bir de tabii daha ileride belki sergi açmak ve yurt dışında bu işi yapabilmek var.

Mert, daha çok sokaklarda fotoğraf çekiyor. Haliyle de artık fotoğrafı nasıl yakalayabileceğini, ne yapması gerektiğini de az çok deneyimlemiş.

Çok iyi gözlem yapmak gerekiyor, yanımda birileri olsa bile etrafımdaki şeylerle ilgilenmem gerekiyor. Çünkü bazen öyle onlar oluyor ki kaçıyorlar, bazen de yakalayabiliyorum. Mesela Roma’da üstünde kalpli etek olan ve ok atan bir adam vardı. Ve ben bunu kaçırdım. O yüzden sadece görmek önemli değil aynı zamanda hızlı da hareket etmek gerekiyor. İşin tekniği ise tecrübeye kalıyor. Ama sokakta fotoğraf çekmekse… Çok gezmek gerekir, görünmez olabilmek için ya oraya ayak uydurman gerekir ya da çok vakit geçirmen… Ama tabii sapık gibi de olmamak lazım. En doğrusu; gidip tanışıp sohbet etmek.

Kendine yeni bir hayat kurmuş ve o hayat için uğraşıyor Mert. Fotoğrafla ilgili projeleri çok. İleride ders vermeyi hatta geziler planlamayı düşünüyor. Kendisiyle konuşurken gerçekten de aydınlanmış, bir şeylerin telaşını bir kenara bırakmış, keyif alarak yaşayan birini gördüm. Elindeki makineyle daha çok kazanmaktan ziyade daha çok sevmeyi, daha çok keyif almayı tercih etmiş birini gördüm. Hiçbir şeyi yormuyor.
Analog mu dijital mi? Canon mu Nikon mu? Photoshop olmalı mı olmamalı mı? Gibi en klişe ve bir o kadar da tartışmalı soruları ben bile sormak istemiyorum onun bu huzuruna ve ne istediğinden, ne yaptığından emin duruşuna karşılık. Sanırım tam da bu yüzden önemli; insanın kendinin ve etrafının farkında olması, ne istediğini, neyi sevdiğini bilmesi…

Bu tatlı ve çiçeği burnunda profesyonel fotoğrafçımızın daha da çok fotoğraflarını görmek için çekinmeden Instagram adresinden takip edebilirsiniz: instagram.com/mertbayragci