Sinema bu yıl kadınlara ilham veriyor

2015 – 2016 sezonunda sinema dünyasında dikkat çekici bir gelişme oldu ve başrollerde kadınları, aşklarını, hayallerini, kavgalarını ve ideallerini gördük. Algıda seçicilik de olabilir. Ama belki de şimdiye kadar hep var olsa da kadına yönelik fiziksel, ruhsal şiddet; canına yandığımın teknolojisi bu kadar yaygın olmadığından haberlerine ulaşamıyorduk. Bilmiyorduk güneye sahili olan bir ilde minibüs koltuklarında neler yaşandığını; şehrin diğer yakasında tecavüze uğrayanları duymuyorduk. Canımız acımıyordu bu kadar çok. Ya da kimse cinsel ilişkide korunup korunmamamız ile ilgili fikir beyan edip karışmıyordu, evrenin belirli bir cinse bahşetmiş olduğu doğumu “tam olmak için” diye adlandırmıyordu. İş dünyasında yeri geldiğinde topuklu ayakkabılarla yeri geldiğinde blazer ceketlerle var olmaya çalışırken, erkekler arasına bir türlü girememeyi görmezlikten geliyorduk; çünkü sanıyorduk ki sadece bizim iş yerimizde böyle.

Ama sağ olsun akıllı telefon yaratıcıları, internet mucidi ve haberi orada burada paylaşma gücü! Artık kimse yalnızlık çekmiyor, kimse habersiz kalmıyor.

Hollywood’u pek bilemiyorum ya da Avrupa’yı. Onların dertleri neler, pek hakim değilim; ancak bir dertleri olduğu kesin. Zira bir süredir karşımıza getirdikleri çarpıcı filmlerin çoğunun öznesi kadındı.

1- The Dressmaker

dressmaker

Düşlerin Terzisi olarak Türkiye’de karşımıza çıkan film, pek buralarda adını duyuramasa da eminim Kate Winslet hayranları bu filmi kaçırmamıştır. Rosalie Ham’in aynı isimli romanından uyarlanan filmin yönetmeninin de bir kadın olması mı, Kate Winslet ve Judy Davis gibi iki muhteşem oyuncunun etkisi mi yoksa bütün bunların birleşimi sonunda ortaya çıkan iş bu kadar etkili hale geldi bilemiyorum. Çünkü Kate Winslet’ın kendini anlatmaya çalıştığı, sustuğu, sinirlendiği her sahnede onunla aynı duyguları hissedebildim.

Hikayemiz Tilly Dunnigan’ın terk ettiği kasabasına geri dönmesiyle başlıyor. Tilly, son derece güzel, gizemli ve yetenekli bir kadındır. Ancak geçmişiyle hesaplaşmak ve annesiyle yüzleşmek için pek de hoş karşılanmadığı kasabasına dönmesi gerekmiştir. Ve Tilly’nin de tahmin ettiği gibi bu hesaplaşma hiç de kolay olmayacaktır. Ama güçlü ve yeteneklerinin farkında olan bir kadının alt edemeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bu arada film boyunca Arizona Dream, Big Fish gibi filmler de gözümün önünden geçmedi değil. Tim Burton’ın o garip havası yönetmenimiz Jocelyn Moorhouse’da da hakim.

2- Mistress America

mistressamerica

Fantastic Mr. Fox, Greenberg ve Frances Ha ile kalbimizde ayrı bir yere sahip olan Noah Baumbach’tan yine Greta Gerwig ile yine komik yine düşündüren bir film. Okumak için New York’a gelen Tracy’nin okulla daha doğrusu okuldakilerle arası pek de iyi değildir. Tracy de kendine bir çıkış noktası olarak müstakbel üvey ablası Brooke’u seçer. Brooke ise Tracy’nin aksine fazlasıyla dışa dönük, hayatın biraz da sorumsuz bir şekilde tadını çıkaran biridir. Ve bu iki birbirinden farklı karakter artık New York’ta yeni maceralar için hazırlardır. Belki de hayallerini gerçekleştirecek ve içlerinde kendilerinden bile sakladıkları kimlikleriyle yüzleşeceklerdir.

3- Brooklyn

brooklyn

Film Festivali’nde izleme şansı bulduğum Brooklyn beni sinema salonunda oturduğum koltukta çoğu zaman sinirlendirdi. Çünkü karşımda ne istediğini bilmeyen bir kadın vardı. Halbuki insan her zaman ne istediğini bilemiyor. Sanırım yakın bir süre önceye kadar ben de ne istediğini bilmeyenler içinde olduğum için o eski halimle yüzleşmek beni sinirlendirdi. Ama filmin sadece kafası karışık bir kadından ibaret olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eilis İrlanda’da düşük yaşam standartlarıyla hayatını sürdüren bir kızdır. Tek kurtuluşunun Amerika’ya gitmek olduğunu düşünür. Tabii 1950’lerde geçen bir dönem filmi olduğunu düşünürsek bu kurtuluş noktasına varmak pek de kolay değildir. Uzun bir gemi yolculuğu, kültürüne oldukça yabancı bir ev ve hiçbir yakını olmadan ayakta durma çabası… Bir kadının isterse nasıl dik durabileceğini, kendini nasıl yetiştirebileceğini gördüğümüz Brooklyn’de Eilis’in yaşadığı değişimi ve yapması gereken seçimleri izliyoruz.

4- Joy

joy

O kravatlarınızı, kadınları sadece estetik olarak kullanan yaratıcılığınızı biraz kenara çekebilir misiniz? Çünkü Joy geliyor.
Daha çocukken bir şeyler icat etmeye çalışan, üreten biridir Joy. Geleceği parlaktır, muhtemelen kimsenin pek de memnun olmadığı hayattan çekip kendini kurtaracak ve etrafındaki kimse gibi olmayacaktı. Ama hayat bazen çocukluğumuzdaki parlaklığımızı alıp götürebilir. Araya maddi sorunlar girer, çalışmak gerekir, aileye bakmak gerekir, aşk gelir sormadan, çocuk gelir ve hiç de iyi gitmeyen bir evliliğin bitişi ile sonlanır pek çok şey. Sonra da kendimizi hayallerimizden çok uzakta ama hep aynı noktada buluruz. Joy tam olarak bunları yaşıyordur. Ama bir gün vazgeçmemecesine iş hayatına döner. İcat eder ve onun için canla başla savaşır.

Alış-veriş dünyasında pek çok şeyin satın alınabilirliğine kadın karar verirken satın alacaklarını neden kendisi icat edemesin? O zaman iş dünyasının züppe erkeklerinden, sadece görsel bir şölen haline getirilen kadınlarından sıkıldıysanız, vazgeçmek üzereyseniz ama içinizdeki minik kıvılcımın biraz büyümeye ihtiyacı varsa bu filmi izleyin.

5- Carol

Carol

FilmEkimi’nde izlediğim en etkileyici filmlerden biri de Carol oldu. İki kadının aşkını anlatan film, 1950’lerin New York’unda geçince bu aşkın pek de iyi karşılanmadığını tahmin edebilirsiniz. Cate Blanchet her zamanki gibi oyunculuğuyla büyülerken, cinselliğini yeni keşfeden küçük sevgilisi rolüyle de başarılı oyuncu Rooney Mara karşımıza çıkıyor.

Carol’ı izlerken ekranda iki kadının aşkından çok, aşkın ta kendisini izledim aslında. Kalemi alıp gözümüze sokmamış kimse. Carol ve Therese’in bütün zorlukları göze alarak yaşadıkları o naif aşkı, aşklarının peşinden koşan kadınları izledik…