Nefes, bazen de çamurla alınır

Herkes çamurla oynamayı sever diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ama hayatımda öyle biri var ki çamurla oynamayı sadece sevmiyor; çamurla oynamaya bayılıyor. Oynarken nasıl mutlu olduğunu ve ortaya çıkardıklarını görünce kendisi hakkında yazmadan, ona bu konuda sorular sormadan edemedim. Hemen kendisini takdim edeyim: Güliz Korkmaz Tirkeş.

work on process

vii için ya da profesyonel hayatımda yer alan internet siteleri ve dergiler için birileriyle ilgili yazı yazıyorsam biraz geriliyorum. Hele ki bu birilerini çok sevdiysem, yaptıklarıyla ya da sözleriyle bana ilham olmuş(-uyor)larsa işler benim için daha da zorlaşıyor. Halbuki kendimi bildim bileli yazı yazıyorum, hayatımı şuralarda sıralanan harfler sayesinde kazanıyorum ama sanırım sevmenin her türlüsü başa bela… Hem harfleri hem de birilerini… Sevgili seramik sanatçımız da benim için tam olarak böyle birisi. Ben “Güliz Abla” diyorum; zira kendimi bildim bileli bir münasebetimiz var. O yüzden bu yazıyı aşırı profesyonel bir çerçevede yazmayı reddederken, yaptıklarının nasıl güzel olduğunu, hayatına giren seramik sevdasını ve bu sevdayı nasıl büyüttüğünü de aşırı objektif bir bakış açısıyla yazmaya çalışacağım.

Geçtiğimiz yıl İstanbul’da Nefes isimli sergisiyle karşımıza çıkan sanatçı, aslında Ankara’nın gri havası altında yaşıyor ve eserlerini de tam olarak orada üretiyor. Tirkeş; Adana’dan sonra hayatına Ankara ile devam ediyor. Yine de bu hayatın yanında sanatsal çalışmaları hiç aksatmıyor, kendisi “sanat yapıyorum” iddiası içinde olmasa da…

Ben daha küçükken Adana’da yazlıktaki kauçuk ağacı yapraklarını saran kabuklarla yaptığı bileklikleri hatırlıyorum mesela. Ve ODTÜ’de çalışırken, bir yandan da kara kalem çizimler yaptığını ve fotoğraf çektiğini, karanlık odasında kendi filmini yıkadığını ve sonunda da seramiği hayatına soktuğunu…

Bu yüzden ilk soru da “fotoğraf ya da resim tatmin etmedi de o yüzden mi seramik girdi hayatına?” oluyor.

seramicsSeramikte üç boyutlu form yapıyorsun; ama aslında onun içinin boşluğunu da düşünüyorsun, yüzeyinin dokusunu da. Meselâ kullanım eşyası yaparken de üzerindeki dekoru düşünüyorsun. Belki de bu yüzden seramik, benim resim yapma hissimi de tatmin ediyor. Ve bazı açılardan fotoğrafı da tatmin ediyor. Yaptığım işlerin fotoğraflarını çekiyorum. Stüdyo çekimi yapmak zorunda kaldım web sitesi için ve fotoğrafı araç olarak kullandım. Yani fotoğraf çekerken “sanat yaptım” gibi bir iddiam yok. Aslında seramik için de bu böyle. Sanat yapma kısmı değil, üreten biri olma kısmı beni tanımlayabilir diye umuyorum.

Bir dönem de fotoğraf, resim yetmezmiş gibi cam üflemeye heves ettiğini hatta İstanbul’a geldiğinde sahaflar arasında gezerken konuyla ilgili kitaplar baktığını hatırlayıp bir de cam üfleme vardı diye sordum.

Onu denedim sadece, ders açılacaktı o sıralar. O anda yapılıyordu, vardı, denedim. Benim öyle bir merakım var: Denemek istiyorum; nakış işlemeyi de denemişliğim vardır, önüme getir denerim. Ama seramik benim için o kadar çok farklı alanı birden tatmin ediyor ki ona odaklanmayı seviyorum. Genelde her işi bu şekilde yapmayı severim aslında; mesela çeviri yapıyorsam sadece ona odaklanıp bitiririm. Bu yönden bakınca da seramik bana çok şey öğretti. Sabretmeyi mesela… Çünkü her çamur farklı aşamalar geçiriyor. Yoğurması, kuruması, pişmesi, sırlanması, dökümü, rötuşu… Ben o yüzden neredeyse hiç tek bir iş çalışmadım. Biri bir aşamadayken öbürüne geçtim. Onun rötuşunu yaparken diğerini tasarlamak, maketini yapmak gibi. Bir sürü maketim duruyor, çoğunu gerçekleştirmeyebiliyorum çünkü onu tasarlarken başka eklemeler yapıp yeni bir şey çıkabiliyor ortaya. Tek bir şeye de odaklanamıyorum aslında. Şimdi de kendi atölyem olduğundan beri dökümle kullanım eşyaları yapmayı deniyorum, dekoratif kısmına da bakıyorum işin. Bambaşka heyecanlar. Ama işte sonu yok seramiğin o yüzden çok seviyorum. Süreç saplantımı tatmin ediyor.

O halde sergine geldiğimizde her ziyaretçinin başka başka sözcüklerle tanımladığı formların nasıl oluştuğundan yani süreçten bahsedecek olursan…
work on process
Sürecin benim için tarifi zor. Mesela bir süredir kendi kendime çizimler yapıyordum, rastgele, hatta telefonda konuşurken bile. Sonra yaptığım kullanım eşyalarının üstüne dekor uygulamaya niyetlendiğimde bu çizimleri kullandım. Şimdi onlar tabakların üstündeki yerlerini aldı. Kuru ağaçlar, otlar, çöpler yapıyorum ama neden yapıyorum, özellikle onları neden çiziyorum bilmiyorum. Onları yaptıktan sonra ağaçlara, dallara bakmış olduğumu fark ettim. Halbuki meraklısı bile değilim; bir ağacı diğerinden ayırt edemem ama onların bir şekilde havasından beni etkileyen şeyler çıktı ortaya. Bazı şeyler o anki boşlukla geliyor. Aslında desenler yapmak istiyordum, tamamen soyut şeyler çizmeyi düşünüyordum ama onlar bir baktım ağaç oldu, yaprak oldu. Her şey çok kontrollü ilerlemiyor benim açımdan en azından. O yüzden ben bu tür işlerle uğraşan herkesin kendini anlatabildiği düşüncesinde değilim. Aslında sen o anda sadece bir şey yapmanın yolunu arıyorsun; gözünün önüne gelen, kafana takılan, saplantı haline gelen, yapman gereken. Ve sonunda da bazı formlar çıkıyor. Şimdi ben hiçbir işim için “şimdi ben bunu şöyle düşünerek bu yüzden yaptım” diyemem. Sonradan bakıp “sanırım bu yüzden yaptım” diye anlamlandırıyorum. İşin daha da komiği senin yaptığın iş başka biri için bambaşka bir şey oluyor, başka bir anlam ifade ediyor. O daha da güzel oluyor. İnsan bir hissiyat arıyor, bir etki peşinde koşuyorsun ama farkında olarak yapılan bir şey değil bu. Bir anda “ha oldu” diyorsun, sonra “bir de bunu böyle deneyim” diyorsun ve aslında hiç bitmeyen bir şey yapıyorsun. Zaten o kısmı keyifli. Nokta koymuyorsun hiç.

Gerçi hiç bitmeyen bir iş olarak tanımlarken sanırım en sevdiğin işin hangisi diye sormak olmayacak ama yine de soracağım. Belki biri diğerleri içinden sıyrılıyordur?

En sevdiğim diye bir kenara ayırdığım bir iş olsa herhalde bu iş benim için bitmiş olurdu. Tek bir doğru, tek bir iş yok. Ama duvar panolarım başka bir şey konuşuyor ki onların bile kendi içlerinde farklı şeyler söyleyenleri var. Hiçbirinin anlatımında da istediğim, rafine hale ulaşmadım. “Nefes” panosunu çok seviyorum ama onun üstüne gidiyor olsam şu anda daha da başka bir yere giderdi. Hayal edince şu anki hali ile “bu oldu” diyemiyorum. Bir şeyin üstünden devam edip sadece onun evrimini yorup bitirmek lazım herhalde. Ama ben biraz onu yapmıyorum, başka şeylere de atlıyorum. Belki bu da benim dezavantajım (öyle diyenler oldu bana)ama dezavantajsa da birilerinin ölçülerine göre. Sonuçta ben bunu biri için yapmıyorum. Kendi ifadem için; onu bitirsem belki başka bir yere sıçrardım, başka bir yol alırdım diye iddia edemiyorum. Yapım da buna müsait değil. “Ben onu yaptım sonuna kadar da sömürdüm, bitti artık. Diğerine geçtim” diyebilecek biri değilim. Biraz onu yapıyorum sonra diğerine bakıyorum, aynı anda yapıyorum hepsini. Ayrıca hepsi aynı anda olduğu için, hepsinin süreci birbiriyle aynı ilerlediği için hiçbirini ayıramıyorum. Hep aramaya devam ediyorum ve hiç buldum diyemiyorum.

porselen

Bir şeyler üreten, üretirken iddiasız olan ve sadece bundan hoşlandığı için yapan insanlar var, o da aslında böyle yapıyor. Süreci seviyor, kendini kaybediyor. Daha önce çalıştığı atölye kendisine dar gelmeye başlayınca kendine bir atölye bulmuş. İçeride bizi büyükçe bir fırın, küçük bir radyo ve yaptığı işlerle dolu masa ve raflar karşılıyor. Aslında “ay ne kadar da şirin” diyebileceğimiz hiçbir dekoratif nesne barındırmıyor ama insana ilginç bir huzur ve mutluluk veriyor. Sanırım bunun en büyük nedeni kendini kaybedercesine çalışırken o, üretme enerjisinin yayılması.

Muhtemelen etrafınızda sevdiği şeyleri yapmayı erteleyen bir sürü insanla siz de konuşuyor ve her seferinde onlardan dinlediğiniz bahanelerle “Neden yapmıyorsun o zaman?” sorunuza cevap alıyorsunuz. Belki yeterince istemediklerinden, belki zamanı değildir; ama sanırım elimiz ayağımız tuttuğu ve sağlığımız var olduğu sürece hiçbir şeyin bahanesi olmuyor. Çünkü karşımdaki kadın hiç göstermediği bir yaşta, ODTÜ’de tam zamanlı olarak çalışıyor, evli ve bir de üstüne bir çocuğa sahip. Bütün bunların arasında uzun bir süre öğle tatillerinde ve işten sonra her mümkün olan fırsatta daha önce çalıştığı atölyeye koşarken şimdilerde kendi atölyesine koşuyor, bu arada sporunu bile yapıyor. Kolay mı sanıyorsunuz o çamura şekil vermek? Elbet kas gerek, güç gerek. Tüm bu koşturma içinde yine de belki yaptığı başka şeyler de vardır diye merak ediyorum:

Belki yine fotoğraf çekiyorsundur, kitap okuyorsundur. Hatta bunlar da formlara yansıyordur. Var mı seni bu çamura şekil verirken besleyen bir şeyler?

Kafam o kadar bununla dolu ki ekstra bir şeye enerji harcayacakmışım gibi gelmiyor. Bazen öyle yoğunlaşmalar yaşıyorum ki bir şey düşünüyorum, uyumadan önce kafamda onlar dönüyor, sürekli kafamda o biçim dönüyor. Bazen bu, o kadar çok artıyor ki başka hiçbir şey düşünemiyorsun. Atölye olunca da buldumcuk oldum biraz, olanağım olunca her şeyi denemek istedim. Gerçekten kendimi frenlediğim halim bu. En azından “dökümlerden sonra şu panoya başlayayım” dedim. Hoş buna rağmen porselen çamuruyla deneme yapmaktan kendimi alamadım. Biraz da aslında seramiğin güzel tarafı belki bu olabilir. O kadar soyut bir şeyden bahsediyoruz ki aslında yaptığın her şey sen oluyorsun. Bir yandan özünde hep aynı şeyi yapıyorsun ama bir yandan da hep farklı bir şey üretiyorsun.
Sen senle ilgili bir şey yapıyorsun. Bu yüzden başka birinin elinden çıkan şey, bambaşka bir tarz oluyor; senin elinden çıkan bambaşka… Çünkü herkes kendi uzantısı olan, kendi gözüne iyi gelen bir şeyi yapıyor. Senin yaptığın hiçbir şey başkasına aynı hissi vermiyor. Herkes kendi penceresinden bakıp kendi hayatının kurgusuna göre yorumladığı için kişiye özel oluyor yorumlar. Çok subjektif bir şey. Zaten bence bu ucu açıklık güzel. Bu özgürlüğün olması güzel. O yüzden “sanattan hiç anlamıyorum”u da anlamıyorum. Baktığın, duyduğun şey ya ilişkilenir seninle ya da ilişkilenmez; ya seversin ya da sevmezsin. Ha tamam bir sanat tarihi birikimin olsa daha farklı yorumlayıp, kıyaslarsın belki ama bir çalışmayla bağlantı kurmak için bunun olması da şart değil.

O halde son olarak etkilendiğin seramik sanatçıları var mı diye sorayım…

İsveç’ten Eva Hild var. İnanılmaz. Birbirine yakın formları ve çok güzel bir tarzı var. Onun işlerinin hastasıyım. Mesela benim üç boyutlu formlarımda ulaşmayı istediğim bir hafiflik var onun yaptıklarında. Çok etkilendiklerim arasında onun işleri var.

Söyleşimizi bitirirken ben bana da oynamam için verdiği çamuru ancak kalp bir havuz haline getirebilmenin derin hüznüyle işi, bilenine ve yeteneklisine bıraktım. Bu arada siz de seramikle ilgileniyorsanız ya da tam da şu anda ilginizi çekmeye başladıysa kendisiyle ilgili daha detaylı bilgi almak için gülizkt ismini verdiği internet sitesini ziyaret edebilir, blog bölümünü okuyarak seramik macerasını keyifle takip edebilirsiniz.

Ortaya çıkardıklarını sosyal medyadan izlemek isterseniz de Facebook sayfasını çekinmeden beğenebilirsiniz.

Bir de Instagram hesabı var. O da hemen burada.