Çünkü futbolsuz olmazdı…

Sıkı bir taraftarken ardından hakemlik gelmiş, sonunda da ‘ben bu işi çok sevdim’ dediği dergicilik… FourFourTwo’nun yayın yönetmeni Hilal Gülyurt ile konuştuk…

Klişe söylemlerle doldurduğum bir yazı ile değil de daha normal, belki kısmen daha yaratıcı bir yazı ile anlatmayı tercih ederdim kendisini. Lakin futbol denilince ve yanına da kadın figürünü ekleyince pek mümkün olmuyor. Genelde işler şu şekilde ilerliyor:

– Aaaa futbol dergisinin yayın yönetmeni kadın mıymış?

– Aaa hakemlik de mi yapmış?

– Ben de futboldan hiç anlamam ki!

Size bir şey söyleyeyim mi? Ben de futboldan hiç anlamam. Ve bu röportaja da futbol konuşmak için değil birinin –cinsiyet ayrımı yapmaksızın- futbolu neden bu kadar sevdiğini anlamak için gittim.

Efenim, karşımızda Türkiye’nin belki de en popüler futbol dergilerinden birinin yayın yönetmeni olan Hilal Gülyurt. Konumuz ise benim epey uzağımda olsa da onun hep hayatının bir parçası hatta zaman zaman hayatının en önemli parçası olan futbol.

Öncelikle bu futbol sevdası nasıl başlamış sormak istiyorum.

Futbolu çok seven bir aileye sahiptim. Babam çok seviyordu ve bir takımın da hasta taraftarıydı. Deli gibi maçları takip eder. Eskiden şifreli kanallar herkesin evinde yoktu, insanlar kimin evinde şifreli kanal varsa onun evinde toplanıp izlerdi, ben de onların arasına kaynardım. Bir gün yine bir maçı izlemek için bizde toplanılmış. Annem de ikram da bulunmak için “hadi götür şu meyveleri” dedi. İçeriye gittim sonra yine mutfaktan çağırılınca çıktım. Tekrar geldiğimde bir baktım ortam adeta cenaze evi gibi. Maçın son dakikalarıydı, biz de gol yemişiz ve yenilmişiz. Herkesin yüzü asık. Bir şey de soramıyorum, zaten soracak bir şey de yok. Her şey ortada; düdük çalmış, maç bitmiş. Bunu hiç unutamıyorum. Koca koca insanlar bir anda yüzlerini astılar, mutsuzlar… Sonra da babamla çok gittik maçlara. Babam beni erkek çocuğuymuşum gibi omzuna alırdı, giderdik maçlara. Ve sık sık hasta olurdum. Buna rağmen, anneme rağmen giderdim. Zaten anlamıyorum, küçüğüm. Maça değil trübünlere bakardım. Gol olunca millet seviniyor, ben de seviniyordum. Ve anlamaya çalışırdım; nasıl oluyor da bu insanlar aynı anda böyle sevinip üzülüyorlar diye… Bu kadar birlikte hareket edebiliyorlar diye… Düşünsene kimse kimseyi tanımıyor ama herkes birbirine yardım ediyor. Beraber olmanın hazzını yaşıyorlar resmen. O atmosfer ve insanların edindiği kimlik beni çok etkilemişti ki şu an bile anlatırken, düşünürken tüylerim diken diken oluyor.

6-8 yaşından beri maç anısı biriktiren biri varsa karşımda sormadan olmazdı: en unutamadığın maç hangisi?

Üniversite nedeniyle bir süre Sivas’ta yaşadım. Orada da maçları takip etmeye devam ettim. Tabii o zamanlar kadınlı-erkekli maç izlenebilecek yer az. 3-5 yer varsa maç öncesinden arayıp yer ayırtıyorduk. Bir gün her yer dolmuş. Artık sinirimden ağladım “niye kadın olduğum için maç izleyemiyorum?” onu sorguluyorum. Ve bir de hiç izlememezlik etmemişim o güne kadar, hiç kaçırmamışım; ama o an öyle bir durumdayım. O kadar üzüldüm ki… “Hadi sen de gel” dedi bizim çocuklar. “Ama sesini çıkartma bak! Kahvehane… Bir pozisyon olur, bir tepki verirsin, rakip takımın taraftarı olur, bizim başımızı belaya sokma” dediler. Ben tabii hemen atladım. Atkılar, şapkalar sardım sarıştırdım, mont giydim filan… Gittim aralarına oturdum. Kazandık mı kaybettik mi o bile çok umrumda olmadı onun heyecanı yetti bana.

Bir de hakemlik var…

FourFourTwo’dan önce hakem olarak o maç senin, bu maç benim koşturuyor. Aslında hakemlik yapmasına da hiç şaşırmamıştım ilk duyduğumda zira bu kadar serinkanlı durabilmesinin bir nedeni ya da bir sonucu olmalıydı. O da gitmiş hakem olmuş.

Kampüste bir gün bir afiş gördüm; ‘hakemlik semineri başlayacaktır’ diye. Önce BESYO’ya astıkları için sadece BESYO öğrencilerinin ya da mezunlarının girebileceğini düşündüm. Ama yine de gidip sordum. İyi ki de sormuşum. Boy, kilo ve yaşın tutması yeterliymiş. Ben de bir gittim. Super Lig hakemi olacağım, diye bir hırsım yok. Biraz kuralları öğreneyim, ortamı göreyim, futbol nasıl oynanıyor, nasıl yönetiliyor, hakemleri izleyeyim diye başladım. Eğitim aldım, ardından bir de kondisyon sınavı oldu, onları da geçtim. Sonra da bir gün beni daha hiç yardımcı hakemlik bile yapmadan Sivas’ta amatör küme maçlarından birine çat diye orta hakem olarak verdiler. Her ne kadar amatör küme maçı olsa da orada baya bir ciddiye alınıyor. Bir tarafta ambulans, bir tarafta saha kontrol ekibi… Ben de artık sahaya attım kendimi. Tanıdık hiç kimse yok, arkadaşlarımı göremiyorum. “Allahım, kimse yok. Kötü bir karar versem, dayak yesem tanıdık hiç kimse yok. Beni kim kurtaracak?” diye söyleniyorum kendi kendime. Polislere bakıyorum “Buradasınız di’ mi?” diye sorup duruyorum. Tabii çok kötü yönettim, çünkü çok heyecanlıyım. Ne yaptığımın hiç farkında değilim. Sağ göstereceğime solu gösteriyorum. Sonra arkadaşlarım geldi, onları gördüm ve gayet iyi yönetmeye başladım maçı. Dayak yemedim.

Bir süre hakemlik anılarını anlatıyor. Hani demiştim ya “ben futboldan anlamam” diye hiç önemli değil çünkü sevdiğin bir şeye karşı bir heyecan duyuyorsun belki de bir tutku, kim nasıl tanımlamak isterse… Ve o sevdiğin şeyi birilerine anlatıyorsun, sanki o an o işi yapıyormuşçasına… Sanki biz orada röportaj yapmıyorduk da Hilal Kuştepe’ye gitti, maç yönetti, öfkeli taraftarlardan kaçtı… Peki o zaman neden hakemliği bıraktı?

Dizimden bir sakatlık geçirdim. Bir de gerçekten de çok zordu. Profesyonel ligde şöyle oluyor: çıkıyorsun maçını yönetiyorsun, 1 hafta sonra sana yeni maç veriyorlar. Oysa amatörde öyle değil. Bir stadı veriyorlar sana, mesela cumartesi günü şu stattasın diyorlar. Gidiyorsun bir 90 dk. yönetiyorsun, bir 90 dk. daha yönetiyorsun ortada, sonra seni dinlenmen için yardımcı hakem olarak veriyorlar. Yağmur, dolu, kar, çamur… Çizgiler belli değil. Kavgadan gürültüden değil; ama biraz koşullar, bir de tabii daha da önemlisi sağlık sorunundan dolayı bıraktım. Bu arada bir de FourfourTwo’da başlamıştım zaten.

O zaman FourFourTwo diyelim artık…

Üniversitede bitirme tezimi taraftarlık ve fanatizm üstüne yaptım. CV’de hem bu tez vardı hem hakemlik… Haliyle kabul edildim ve başladım. Ve dergiciliği o kadar çok sevdim ki gözüm başka bir şey görmedi. Ben FourForTwo’da büyüdüm. Daha üniversiteden yeni mezun bir çocuktum ve buna rağmen o kadar çok şey yaşadım ki… Türkiye’de girip çıkmadığım kulüp, stat kalmadı. Çok takip ettiğim futbolcularla gidip görüştüm. Bu bence büyük bir şans.

İşin bir de taraftarlığı var tabii… Israr etsek de hangi takımı tuttuğunu söylemedi (!) yine de en azından futbolun bu kadar içindeyken taraftarlığıyla ilgili bir şeyler değişmiş mi diye soruyorum.

Fanatik değildim hiçbir zaman ama taraftarlığımı da bir taraftan törpüledim. Çünkü bir takım tutuyorsun, onunla başa baş giden bir diğer kulübe haber için ya da röportaj için gidiyorsun. Onun o çabasını görüyorsun, emeği görüyorsun, genç bir futbolcunun heyecanına şahit oluyorsun. Şampiyon olmanın onun için ne ifade ettiğini görüyorsun ondan sonra taraftarlık da kalmıyor. Futbola saygı duymaya, futbolcunun da insani tarafına değer vermeye başlıyorsun.

İşin duygusal tarafını daha küçükken yakalamış. Birilerinin zorlaması olmadan binlerce insanın bir statta aynı anda sevinç naraları atmasından, haykırmasından, üzülmesinden etkilenmiş. Çoğumuzun hayranlıkla izlediği, hatta bazen kızdığı, küstüğü futbolcuların insani taraftarlarını görmüş bize sunulanın ötesini aramış ve bulmuş. Evet, zorluklarına takılıyor bu işin ama seviyor. Hakemlik de yapmış olsa, yüksek lisans içinde de kalsa “ben dergiciyim ve dergici olmayı çok sevdim” diyor. Sanırım tam olarak bu tutku ve heyecan için insan sevdiği işi yapmalı ne olursa olsun…